VÂKİ

(ﻭﺍﻗﻊ) sıf. (Ar. vuḳū‘ “meydâna gelmek”ten vāḳi‘) Olan, vukū bulan.
ѻ Vâki olmak: Meydana gelmek, vukū bulmak.


VÂKÎ

(ﻭﺍﻗﻰ) sıf. (Ar. viḳāye “korumak”tan vāḳі)
1. Koruyan, muhâfaza eden.
2. tıp. Hastalığı önleyen (ilâç, tedbir).


VAKİT – VAKT

(ﻭﻗﺖ) i. (Ar. vaḳt)
1. Zaman: Dönülmez akşamın ufkundayız vakit çok geç (Yahyâ Kemal). Sen her vakit iyileri sev, acı (Mehmet E. Yurdakul). Vakit oldukça geçti (Sait Fâik).
2. Belirlenmiş zaman, belirli zaman: “Vakit geldi, gidelim.” “Vakittir, hazırlanmalı.”
3. Devir: “Allâme-i vakt.” Meclis-i Mâliye Reisi İbrâhim Efendi’yi vaktinde kim tanımazdı? (Sâmiha Ayverdi).
4. (İsim tamlamasının ikinci öğesi olarak) Bir işin olageldiği, yapılageldiği saat, gün veya mevsim: “Ezan vakti.” “Hasat vakti.” Ve bir sabah vakti kimsesiz / Bir limanda bulsam kendimi (Orhan V. Kanık). Git bu mevsimde. gurup vakti Cihangir’den bak (Yahyâ Kemal). Yemek vakti olur, Hacı Bayram kendi eliyle aş dağıtır (Ahmet H. Tanpınar).
5. Maddî imkân [Eskimiştir. Bugün daha çok Hâli vakti yerinde söyleyişinde geçer]: Onun vakti iyidir (Şemseddin Sâmi).
ѻ Vakit bulamamak: (İşinin, meşgūliyetinin çokluğu sebebiyle) Bir işi yapma imkânı olmamak, ona vakit ayıramamak: Akşama kadar yemek yemeye bile vakit bulamadı (Sait Fâik). Vakit geçirmek: Bir şeyle meşgul olup oyalanmak: Onlarla mücâdele ederek vakit geçiriyorum (Peyâmi Safâ). Maksat vakit geçirmek değil mi? (Reşat N. Güntekin). Evin bu büyümeyen küçük hanımı yukarıdan ziyâde kalfaların odasında vakit geçirir (Sâmiha Ayverdi). Vakit kaybetmek: (Zamânını başka bir şeye harcaması yüzünden) Yapacağı işe az vakti kalmak: Kendini tatbik ettirmek için muhtaç olduğu büyük enerjiyi de berâber taşıyan bu karârı vakit kaybetmeden fiile geçirmek istedim (Peyâmi Safâ). Evet, fakat vakit kaybetmeye gelmez (Aka Gündüz). Vakit kazanmak:
1. (Bâzı şeyleri daha kolay ve çabuk yaparak) Yapacağı şey için daha çok vakit elde etmek, zaman kazanmak: “Vakit kazanmak için bir otomobile atladım.” Aman vakit kazanalım çocuklar (Reşat N. Güntekin).
2. (Bir işe hazır olabilmek için) Kendine vakit sağlamak: Fakat bir yalanı kapatmak için yenisini arıyor ve vakit kazanmaya çalışıyorsun (Peyâmi Safâ). Vakit kazanmak için Ayşe’den su isteyip içti (Reşat N. Güntekin). Vakit (Vaktini) öldürmek: Zamânını boş şeylerle veya iş yapmadan geçirmek: Bu saatlerde vakit öldürmek için îcat ettiğim çârelerden biri… (Reşat N. Güntekin). Yarı keyif, yarı kazanç için vakit öldürdüğü balıkçılık sanatında karar kılmıştı (Sait Fâik). Vakit vakit: Ara sıra, belli olmayan zaman aralıkları ile, zaman zaman: Vakit vakit inlettiği trampete, boru seslerini akşamın hafif rüzgârı derin bir uğultu hâlinde her tarafa yayıyor (Ömer Seyfeddin). Vakit vakit gözlerini kapayarak o herkesin / Âh ettiği sevdâ adlı günahkârı düşündün mü? (Enis B. Koryürek). Vakti dolmak (tamam olmak):
1. Bir şey için tanınan belirli süre sona ermek, zamânı dolmak.
2. Hâmilelik süresi tamam olup doğum zamânı gelmek. Vakti geçmek:
1. (Yiyecek maddeleri için) Kullanılma süresi dolmak.
2. Mevsimi geçmek.
3. Yapılma zamânı gecikmek, iş işten geçmek.
4. (Genç kız için) Evlenmesi gecikmek, yaşı ilerleyip evlenme şansı azalmak. Vakti saati gelmek:
1. Bir işin yapılması için uygun zamâna gelinmiş olmak, sırası gelmek: Kanların mayasında ne varsa vakti saati gelince meydana çıkıyor (Reşat N. Güntekin).
2. Mevsimi gelmek: Çırağan vakti geldi lâlezârın dîdesi rûşen (Nedim).
3. Eceli gelmek: “Vaktimiz gelince hepimizin gideceği yer orası.” Anlamak isterim önce / Bunlar revâ mıdır sence / Vaktim saatim gelince / Ben ölüyom sen ölmüyon (Âşık İhsânî – Ş.A.D.). Vakti hâli yerinde olmak: Geçimi yerinde olmak, varlıklı olmak, hâli vakti yerinde olmak. Vakti olmamak: Çok meşgul olmak, zamânı olmamak. Vaktinde: Tam zamânında, olması lâzım gelen zamanda, zamânı geldiğinde: Orhan gibi vaktinde gitmek varken / Değer mi oyalanmana (Câhit S. Tarancı). Bir türlü vaktinde ele geçmeyen bu kirânın hayâtında nasıl bir üzüntü kaynağı olduğunu gösteren cümleler bu işin herkes için en eğlenceli safhası olurdu (Ahmet H. Tanpınar). (Bir iş birinin) Vaktini almak (yemek):
1. Zaman harcamasını gerektirmek.
2. Çok meşgul etmek. (Bir şey veya kimse birinin) Vaktini almak: Çok meşgul etmek. Vakt-i kerâhet:
1. Namaz kılmanın câiz olmadığı vakit.
2. Akşamcılar arasında içkiye başlama zamânı: Allah selâmet versin, Nazmi Bey vakt-i kerâhet geldi der … ver elini Eminönü, Balıkpazarı filân derken Barbara’ya düşeriz (Fahri Celâl). Vakt-i merhun: Bir şeyin meydana gelmesi için takdir edilmiş belirli zaman: “Her işin bir vakt-i merhûnu vardır.” Beni bîkes biliyor, belki de bînâm u nişan / Vakt-i merhûnu gelince olurum sâhib-i şan (Abdülhak Hâmit’ten). Vakt-i muhtar: Eskiden düğün vb. önemli işler, savaş ve hücûma geçme gibi hususlar için müneccimlerce tâyin edilen en uygun zaman, eşref saat. Vakt-i şerifler (vakitler) hayr olsun: Zamânın iyi ve hayırlı geçmesini dileyen bir selâmlaşma sözü. Vakt-i salâ: Namaz vakti.
● Vakten (ﻭﻗﺘﺎً) zf. (vaḳt’in tenvinli şekli) Vakit bakımından.
● Vakten mine’l-evkat (ﻭﻗﺘﺎً ﻣﻦ ﺍﻻﻭﻗﺎﺕ) zf. (vaḳt’in nekre hâli vaḳten “bir vakit”, harf-i cer min ve el-evḳāt “vakitler” ile) Günlerden bir gün: Vakten mine’l-evkat dükkânları fevklerine oda ve tahtlarına bodrum inşâ ve hafr etmemesi (…) cümle-i irâde-i seniyyeden bulunmuştur (Mec. Um. Bel.).


VAKİTLİ

sıf.
1. Vaktinde olan, vaktinde yapılan.
2. zf. Erken, zamânında [Vakitlice şeklinde de kullanılır]: “Vakitli gel, geç kalmayalım.”
ѻ Vakitli vakitsiz: Vaktin uygun olup olmadığını düşünmeden: Artık Canzi ile hep berâberdik, vakitli vakitsiz evine girip çıkabiliyordum (Safiye Erol).


VAKİTSİZ

sıf.
1. Uygun zamanda olmayan, yapılmayan, gelmeyen: “Vakitsiz ziyâret.” “Vakitsiz müdâhale.” Bu vakitsiz müşteriye, her biri bir masanın mermerinde uyuklayan garsonlar tek gözleriyle bakıyorlar (Yusuf Z. Ortaç). Bu satırları yazarken vakitsiz ölümlerine o kadar hüzün duyduğum Nurullah Ataç (…) Zekâî hepimiz bu kahvede buluşur, bâzan yemek saatlerinin dışında bütün günü ve gecenin büyük bir kısmını burada geçirirdik (Ahmet H. Tanpınar).
2. zf. Uygun olmayan zamanda, vakti gelmeden, zamansız: “Vakitsiz öten horozun başını keserler.” Böyle vakitsiz ne arıyorsun burada? (Ömer Seyfeddin). Ferîde Hanım, sen bunu erkekten kaçır, vakitsiz kaynana olacaksın (Reşat N. Güntekin). Hakîkatte Selçuk rönesansı, vakitsiz bastıran kar fırtınaları altında yeşeren baharlara benzer (Ahmet H. Tanpınar).