UYGUN

sıf. (< uy-gun) yeni.
1. Yakışır, yaraşır, uyar, mutâbık: Elbet anne dedim, hepsi birbirine uygun (Yusuf Z. Ortaç). İbrâhim Efendi’nin konağı da gelenek îcâbı bu teâmüle uygun hareket ederek selâmlığın büyük salonunu terâvih namazına tahsis ederdi (Sâmiha Ayverdi). Halk tarafından sevilmesi için bey güler yüzlü, tatlı sözlü, yumuşak huylu olmalı ve bütün hareketlerinde bunlara uygun davranmalıdır (Ahmet Kabaklı).
2. Elverişli, yarar, münâsip, muvâfık: “Uygun fiyat.” “Uygun iş.” “Uygun yer.” Baht u ikbâli güzel, tâlii gāyet uygun / Etti envâ-ı desâyisle peyâpey soygun (Şâir Eşref). Gelen cevap uygun bir cevaptı (Ahmed Midhat Efendi).
ѻ Uygun adım: asker. ve spor.
1. Adımların birbirine uygun olarak atıldığı grup hâlindeki yürüyüş biçimi: “Uygun adım ilerlediler.”
2. ünl. Böyle yürünmesi gerektiğini bildiren kumanda sözü: “Uygun adım marş!” Uygun bulmak (görmek): Yakıştığı, münâsip olduğu kanaatine varmak, muvâfık olduğunu kabul etmek, tasvip etmek: Çerkes Sohbet, ona Acem Ali demektense Köse Ali demeyi daha uygun bulur (Ahmed Midhat Efendi). Meclis-i Meb’ûsân’ın İstanbul’da toplanmasını uygun buldun mu sen? (Bekir Büyükarkın). Uygun düşmek: Yakışmak, yaraşmak: Mânici, bugünlere pek uygun düşen titrek ve solgun bir sesle dedi ki… (Rûşen E. Ünaydın). Hangi şey umduğumuza uygun düştü? (Yâkup K. Karaosmanoğlu). Uygun gelmek:
1. Yakışmak, yaraşmak, uygun düşmek.
2. Elverişli olmak, münâsip ve muvâfık olmak.
3. Uymak.


UYGUNLUK

i.
1. Uygun olma, elverişli olma durumu: İki yeni dostun her şeyde olduğu gibi içki bahsinde de birbirine uygunluk göstermesi tecrübe edilmiştir (Ahmed Midhat Efendi). Adamları seçerken ilk vasıf kameraya ve mikrofona ve umûmiyetle o sahneye uygunluktur (Burhan Felek).
2. dilb. Türkçe’de özne ile yüklemin şahıs ve sayı bakımından, bâzı dillerde ise sıfatla ismin cins ve sayı bakımından birbirine uyması durumu, mutâbakat.


UYGUNSUZ

sıf.
1. Uygun olmayan, yakışık almayan, münâsebetsiz: Öğle vakti çok mücevher uygunsuz olur diye güya tevâzu göstermiş (Safiye Erol).
2. sıf. ve i. Davranışları kötü, zararlı ve çirkin olan (kimse): Uygunsuz takımından birini bir gece belinde koca bir yatağan bıçağı olduğu halde tutmuşlar, “Sen kimsin?” diye sormuşlar (Fâik Reşat). Merkez-i vilâyette mütevâlî vak’alar hudûsuna sebebiyet veren uygunsuz takımından Yatık Emine… (Refik H. Karay).
ѻ Uygunsuz kadın: Yoldan çıkmış, kötü yola sapmış kadın, fâhişe: Mahalledeki uygunsuz kadınları şikâyet ederim (Reşat N. Güntekin).


UYGUNSUZLUK

i.
1. Uygunsuz olma durumu, uymayan, yakışmayan davranış: İleride tevellüdü melhuz olan uygunsuzlukları külliyen tahfif etmiş oluyordu (Hüseyin R. Gürpınar). Kıskançlık, bir yığın gürültü, vicdan azâbı, telâş, hülâsa türlü uygunsuzluk içinde Fâhir birdenbire kendisini olduğundan başka görmeye başlamıştı (Ahmet H. Tanpınar).
2. Kötü davranış, kötü hal, can sıkacak hareket.